Bu uçtakilerin farklılıkları bizim onlara tepeden bakmamıza engel olmaktadır. Bu bireyleri ya değişik ölçütlerle yargılamamız ya da onlara yukarı doğru bakmamız gerekir. Zekâ sorunu olan biri ile konuşurken onun, karşımızda nasıl kendisini kaçınılmaz olarak ezik hissedeceğini biliyorsak, biz de üstün zekâlı biri ile iletişimizde kaçınılmaz olarak ezik oluruz. Aşağıdan yukarı bakarken empatik olmak, dayanışma için gerekli eylemlerden biri olmalı. Bu sayede, toplumda her kes için yaşam ve ifade alanı ve imkânı sunmuş oluruz. Bu, özellikle Amerikan tipi çok seslilik ve çok kültürlülük stratejisidir. Her iki uçtakilere karşı empati, bir yandan dayanışmayı artırırken, diğer yandan sıra dışı bireylere hareket ve yaratma imkanı ve sonuçta topluma beklenmedik yönlerde ilerleme ve değişme şansı verir.
Merhamete ve yardıma muhtaç toplum bireyleri dikkat çekmek için örgütlenme dâhil bir çok eyleme başvurabilirler. Toplum bilinci olan bireyler de, onların sorunlarını kendi sorunlarıymış gibi benimserler. Sıra dışı bireylerin anlaşılması ancak ve ancak, ürettikleri alıcı bulursa gerçekleşir. Yoksa kendi ürettikleri dünyada yalnız yaşamaya mahkûm kalırlar.
Cambridge’de öğrencisi olmaya başladıktan birkaç ay sonra Bertrand Russell’in dahi olduğunu fark ettiği, kendisini anlamadığını ve karşısında kendisi kötü hissettiği itiraf ettiği, Wittgenstein’ın biyografisini iki hafta önce bitirdim. Wittgenstein’ın dil ile ilgili fikirleri daha önce de ilgimi çekmişti. Ama biyografisinde okuduğum bir aforizmasını unutamıyorum: “Bir ifadenin, dinleyici tarafından kullanılamamasının sebebi anlaşılamaması değildir; tam tersi, dinleyici için kullanım alanı olamayacağından anlaşılmaz.” Bu, zeka ürünü olan ve anlaşılması zor olan ifadelerin neden her zaman yararlı olamayacağını belirtmek için yapılmış, tamamen pragmatik bir yorumdur. Karşımızdaki için bir kullanım alanı olamayacaksa, konuşmanın hiçbir anlamı yok. Bunu öngörme becerisine sahip olmak, büyük bir başarıdır. Başarı ayrıca, kullanım alanı olmayan ifadelerin sadece kişinin kendi ile olan diyaloguna saklaması olacaktır.
Wittgenstein günlük diyaloglarında bu ilkeyi uygulamış. Kullandığı dili ve bu dilin kaynağını aldığı zekâyı bir kendilik algısı olarak görmüş. Kullandığımız dilin belirli amaçlara ulaşmak için uygun araçlardan ibaret bir oda olduğunu düşünmüş. Bu oda içindeki araçlar sadece bir kişinin kullanabileceği araçlarsa ve başkaları için bir anlam ifade etmeyecekse(kullanım alanı olmayacaksa), odanın kapısının kilitli tutulması gerektiği ve üstelik, kimsenin dikkatini çekmemek amacıyla anahtarın da kapı üzerinde bırakılmaması gerektiğini savunmuş. Aynı zamanda, doğrucu kişiliğinden asla ödün vermemeye çalışmış.
Kullanılan dilin anlaşılmamasının verdiği acıyı, çevremdeki bir kaç üstün zekâlının hissettiklerinden bilirim. Değişik algı biçimlerinin mantıksızlık ve saçmalık olarak görülmesi barbarlık, zorbalık, tahakküm ve empati yoksunluğudur. Uygun dilin dayanışmayı artırmak için kullanılan ve bağlama uyan araçlar olduğunu kabul edersek, birkaç aydan beri çok daha sık bir şekilde, doğruculuğun gerekliliği ve zekânın yararları hakkında düşünmeden edemiyorum. Yararlılık, kullanılan dilin doğruluğundan ziyade amaca uygunluğu ise, doğruculuğun hangi amaca hizmet edeceği kuşkulu hale gelir.
Zekânın sadece kişi için yaşam alanı yaratması ve bireysel mutluluk sunması yeterli bir şey mi? Alışkanlıklarımızın bize kişilik kazandırdığı, geçmişimizin çoğu zaman içinde yaşadığımız bir besi kültürü ortamı olduğu ve doğruculuğun takdir edilmediği bir kültürde, doğrucu olmak sorunları bilerek davet etmek anlamına mı gelecektir? Doğruculuk bir varoluş biçimi olsa da, amaca yönelik kullanılamaz mı?
Cavit Meclisi

2016 © Copyright - cavitmeclisi.com by Cavit Meclisi

Acil Danışma Hattı        0(533) 659 8669

ACİL DANIŞMA HATTI
0(533) 659 8669