Kendimi bir kurumun, diğerleri ile beraber aynı işleri tekrarlayan, bir üyesi ve parçası olarak hayal edemememin sebebi, “yerleşik bilim” etiğine göre uyumsuzluğum olabilir –zaten hep, aynı ve benzer olmanın yaratıcılığı ve liderliği körelttiğini düşünmüşümdür. Ancak bu, modern bilimin gelişimi açısından entelektüel ve evrensel olma çabası, düşünsel açıdan ise özgünlük ve öz yaratım olabilir. Aynı şeyi akademik unvanın yararlılığı ve bilimsel araştırma yapmanın gerekliliği için de düşünüyorum. Kendi aramızda bunları sorun hanesine tam olarak yazmaya başlamamış olmamız acı bir durumdur. Entelektüelin söyledikleri ve yaptıkları kaçınılmaz olarak ve değişik biçimlerde “vicdan rahatsızlığı” yaratır. Bu entelektüel olmanın olmazsa olmaz koşuludur. Bu yazıda değişik bir şekilde, bir kitaptan alıntılarla rahatsız edici olmayı denedim.

Bir kaç yıl önce Zygmunt Bauman’ın Post modern Etik kitabı hayatımı değiştirmişti. Kitabın en etkileyici retoriği sorumluluk hissinin günlük hayattaki önemi ve bunun toplum bilincini ve kişinin kendilik algısını nasıl değiştireceği üzerineydi. Aynı yazarın, yine Ayrıntı Yayınlarından çıkan Modernlik ve Müphemlik kitabının 121–130 sayfalarından yaptığım alıntılar, daha önce de değinmeye çalıştığım ve aramızdaki biz–onlar düşüncesinin hakimiyetinden de etkilenen modern bilim camiasının sorunlarını bir teorisyen toplum bilimcinin dilinden anlatmaktadır:

“1980’lerin Amerika’sında, “Meslektaşlık, kamunun yerine geçti ve jargon da Ingilizceyi koltuğundan etti” diye yorumluyordu Russell Jacoby yakınlarda. “Bugün Amerikalı Marksistlerin kampuslarda ofisleri, özel park alanları var.” Gerçekten de, “Entelektüel olmak için insanın bir kampus adresi olması gerekiyor.” Bu yeni koşullar altında –ki bunlar hem fırsatların hem de sınırlamaların alametidir– “Marksist teorik ‘patlama’, seminer kahve aralarının gücü ile sınırlı” ve “eleştirel bir görüş ise, kişisel başarısızlıkların göstergesidir.” Regis Debray ise Fransız entelektüellerinin son yüzyıla ait tarihini, işgal ettikleri ikametgah tipine (üniversiteler, yayınevleri, kitlesel medya) –hepsi birbirinden farklı fakat hepsi de ev havasında, şık döşeli, güvenli, sıcak, konforlu, ve hatta çoğu zaman konuksever olan ikametgah tiplerine–göre dönemlere ayırıyor. Evet bir zamanlar entelektüeller göçebeydi; fakat artık değil. Artık varacakları yere vardılar. Yerleştiler. Artık işleyecekleri toprakları var.

“Dünün özgün entelektüelleri, üniversite hocası, hükümet danışmanı, savaş ve refah bürokrasilerinin uzmanları ve memurları oldular. Düşünce kendi yabancılaşmasından doğdu. Bugün sakini olduğu birçok evi sıcak ve konforlu buluyor. Evrenselliğin şövalyeleri, hastane, okul, opera, ve araştırma enstitülerinin bekçileri oldular. Fonların, işlerin, maaşların, ve yasaların adamı oldular. Kendilerini yabancılara dönüştüren topluma karşı tek vücut bir muhalefet yapmayı bırakalı çok oldu bu insanlar. Artık bir konuda aynı tavrı sergiledikleri pek görülmüyor; tabii, uzmanın kendi uzmanlık alanını yönetme hakkı tehlikeye girmediği sürece. Hepsinin dayanışma sergilediği bu tek konu dışında, birleştikleri çok az konu varken ayrıldıkları konu sayısı çok fazla.

“Mannheim’ın yüzer gezer, yabancılaşmış ve sürekli kendini sorgulayan entelektüeli, her ne kadar artık gerçekten bir istisna haline gelmiş olsa da, tamamen ortadan kaybolmadı. Bu entelektüel tip, dar görüşlü toplumdan çok, iyice yerleşmiş, tatmin olmuş ve kendinden fazlasıyla memnun meslektaşlarının dar görüşlülüğü ile savaşıyor. (“Daima bir adresi olmayan,” yüzer gezerlerin protipi olan, hiçbir zaman ve hiçbir yerde kendisinin ve ev sahiplerinin doyumuna izin vermeyen insanların en kötüsüne sahiplerinden biri olan) Theodore Adorno’nun “suya düşen dünyayı değiştirme girişiminin en sadık düşmanı olarak tanımladığı şey bu dar görüşlülüktü:
Var olan iradeden farklı olan her şey, var olana büyücülük gibi gözükürken yakınlık, yuva, güvenlik gibi düşünce-figürler, sakat dünyayı büyülüyor. İnsanlar, bu büyüyü kaybedince her şeyi kaybedeceklerinden korkuyorlar; çünkü bildikleri tek mutluluk, düşünsel de olsa, bir şeylere tutunabilmektir –özgür olmayış halinin- devamı.
Adorno’nun yoldaşı Max Horkheimer onu onaylar: “Yönetilenlerin büyük çoğunluğu, bilinçaltında, teorik düşüncenin, acı dolu bir süreçten geçerek ulaştıkları gerçekliğe adaptasyonun sapkın ve gereksiz olduğunu gösterebileceğinden korkar.”

“Uzmanlık ve iktidarın iç içe geçtiği ve bilginin, güçsüzün iktidarı olmaktan çıktığı rasyonel dünyayı gözleyen Max Weber, Adorno ve Horkheimer gibi insanlara çok fazla şans vermiyordu: “Bugün başımıza musallat olan sorun, bu evrimin nasıl değiştirilebileceği değildir, çünkü bu imkansızdır, fakat… insanlığın bir kısmını, ruhun parçalanmasından ve bürokratik yaşam biçiminin yüce egemenliğinden koruyabilmek için bu makineye nasıl karşı koyabileceğimizdir.” Weber, Mannheim evrensel yabancının hayaletini Son Yargıç olarak ortaya koymadan çok önce, özgür ruha mersiye yazıyordu. İnsanlığın sadece bir kısmı kurtarılabilirdi, bundan fazlasını ummak hata olurdu. Köşeleri kapan akademisyenlerin dünyasında bağlantısız akademisyenler, onları Yahudi zanneden Almanların toplumundaki bireyler, ya da yontulmamış entelektüellik karşıtlarının yurdundaki Avrupalı felsefecilerdir.

“Yabancılaşmış ve marjinalleşmiş entelektüeller, pratik işlerle uğraşan yerleşik bilgi sınıfının dünyasında sayıca azalıp egzotikleştikçe, bunların evrensele ve mutlak olana bağlılıkları daha radikal ve uçuk hale geliyor; aynı zamanda da, bağlılıklarının teksesliliğiyle toplumsal mevkilerinin müphemliği arasındaki zıtlık daha da keskinleşiyor. Bu entelektüeller, sadece “yerliler” ve onların egemen değerleri karşısında yabancı değiller. Her şeyden önce, en açık ve kesin biçimde, bilgi sınıfının öteki üyelerine karşı yabancılar. Bunlar, sınıfsal sadakate ihanet ediyorlar, neredeyse kilise ortodoksisinden sapmak gibi bir hata yapıyorlar. Peşinden koştukları evrensellik, aslında ait oldukları (fakat hem reddettikleri hem de kendilerini reddeden) bilgi sınıfının prototipini oluşturduğu tikelliğe muhalefetten ortaya çıkıyor. Şimdi artık bencil ve dar görüşlü çıkarlara teslim olma günahı anlamına gelen şeyler, işte bu “akademik bilim”, “yerleşik akıl”, ve “bürokratikleşmiş bilgi”dir. Bugün gazabın ve zehirli okların hedefi olan şey, düşüşü simgeleyen bu kavramlardır.

“Öyle görünüyor ki, bugün artık birbirileri ile bağlantısı çok zayıf olan birçok uzmanlığa ayrılan bilgi sınıfının bilişsel perspektifi, ne evrenselliği ne de görececiliği onaylıyor, bu da bu ikisi arasındaki çekişmeyi epeyce yatıştırıyor. Dolayısıyla da bugünün en popüler felsefeleri, bir yandan hakikatin yerelleşmiş, cemaat temelli sınırlarını kabul ederken öte yandan da kabul edilen sınırlar içinde, doğru ile yanlışı birbirinden ayırma yetkisini kendi ellerinde tutmaya çalışan felsefelerdir. Cemaat ve hakikat, birbirlerine işaret eden, uzmanların ve bölümlere ayrılmış hakikatin dünyasında birbirlerine meşruiyet sağlayan iki retorik figürdür.

“Ancak bilgi sınıfının üyeleri –bireyler olarak– özel kapasiteleri vasıtasıyla, yaygın ve önemli bir parçası yabancılaşma deneyimi olan evrensel varoluşsal durumu paylaşırlar. Yabancılık, daha genel anlamda da, varoluşsal ve zihinsel ikilemi ile farklı bir insani durum olma özelliğini yitirdi; bu özelliğiyle birlikte bir zamanlar ki isyankarlığını ve potansiyel devrimciliğini de yitirdi. Yabancılığın kendisi de gündelik bir hale gelmiştir.
Evrensellik vizyonu köksüzlükten doğar; ancak, bunun erzağının ikmal edilmesi için köksüzlüğün tikel bir durum, bir handikap, bir dezavantaj olması gerekir. Köksüzlüğün kendisi evrenselleştiği anda tikellik –bir zamanlar köksüzlerin rüyalarında gördüğü biçimde olmasa da– ortadan kalkar. Burada artık eşitleyici koltuğuna görecelilik oturur; kişinin farklılık damgasından kurtulması özgün olmasıyla gerçekleşir. Kişinin ötekilerin müşkülünü paylaşmasının ve evrensel insani duruma eşit biçimde katılmasının yolu, kendisini ayırmasıdır.”

Dr. Cavit Meclisi

2016 © Copyright - cavitmeclisi.com by Cavit Meclisi

Acil Danışma Hattı        0(533) 659 8669

ACİL DANIŞMA HATTI
0(533) 659 8669