Bir topluluk olabilmenin birincil koşulunun kendini ona ait hisseden üyelerin arasında serbestçe dolaşan sözcükler olduğunu vurgulamaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Mevcut dünya koşullarında, eskimiş ve özümüz haline gelmiş prosedürlerin ve yönetim uygulamalarının başarılı olmayacağı bizi daha işbirlikçi bir topluluk olma yolunda hızlı adım atamamamızdan belli. İlerlerken, öneriler ve ani bir şekilde beliren koşullar karşısında eski yöntemlerden bahsetmeye devam ediyoruz.
Altta M. Hardt ve A. Negri’nin Çokluk kitabından alıntılar yaparak, 21. yüzyılda küresel iletişimin özelliklerini onlarından zamanın çok ilerisinde olan bakış açılarından aktarmaya çalıştım.
Cavit Meclisi
“Bugün, dönüşüm ve kurtuluşa giden siyasal eylem sadece çokluk temelinde gerçekleştirilebilir. Çokluk kavramının anlamı, en genel ve soyut düzeyde anlamak için onu önce halk kavramıyla karşılaştıralım. Halk birdir. Nüfus, elbette sayısız farklı birey ve sınıf içerir, ama halk bu toplumsal farkları bir özdeşliğe indirger., bir sentez yaratır. Çokluksa, aksine, birleşik değildir ve çoğulluğunu korur. Hâkim siyaset felsefesi geleneğine göre halkın bir egemen iktidar olarak yönetmesi mümkünken çokluk için bunun mümkün olmamasının nedeni de budur. Çokluk bir dizi tekillikten oluşur. Burada tekillik sözüyle, farkları bir özdeşliğe indirgenemeyecek, farkları baki kalan bir toplumsal özneyi kastediyoruz. Halkın bileşenleriyse birliğin içinde farksızlaşır; farklarını bir kenara koyarak ya da yok ederek bir özdeşlik olurlar. Dolayısıyla çokluğun çoğul tekillikleri, halkın farksız birliğine zıttır.

“Ancak çokluk her ne kadar çoğul kalsa da, parçalı, anarşik ya da uyumsuz değildir. Dolayısıyla çokluk kavramı, çoğul kolektiviteleri ifade etmede kullanılan, kalabalık, kitleler ve güruh gibi bir dizi başka kavramın da karşısına konmalıdır. Kalabalığı meydana getiren farklı bireyler ya da gruplar birbiriyle uyumsuz olduğundan ve aralarında hiçbir ortak öğe bulunmadığından, onların farklarının birlikteliği atıl kalır ve bir kalabalık kolayca farksız bir küme gibi gözükebilir. Kitlelerin, güruhun ve kalabalığın bileşenleri tekillikler değildir; bileşenlerin farklarının kolayca bütünün farksızlığında erimesi de bunu gösterir. Ayrıca, bu toplumsal özneler kendi başlarına hareket etmedikleri ve güdülmedikleri gerektiği için temelde pasiftirler. Kalabalık, güruh ya da yığın ciddi toplumsal etkiler yaratabilir (genelde son derece yıkıcı da olabilir), ancak kendi başlarına hareket edemezler. Dış manipülasyona bu kadar açık olmalarının nedeni de budur işte.

“Çokluksa, bunu aksine, tekilliklerin ortak paydası temelinde hareket eden aktif bir toplumsal özneyi anlatır. Çokluk, iç farkları olan çoğul bir toplumsal öznedir ve onun kuruluşu ve eylemi, özdeşliğe ya da birliğe değil (hele farksızlığa hiç değil), ortak paydaya dayanır. Çokluğun ürettiği şey ortak paydadır ve ortak paydamı, spiralsi ve genişleyici bir biçimde gelecek üretimimize zemin teşkil eder. Bunu anlamanın en kolay yolu belki de, bir üretim olarak iletişime göz atmaktır: Sadece ortak diller, semboller, fikirler ve ilişkiler zemininde iletişim kurabiliriz ve iletişimimizin sonuçları da yeni diller, semboller, fikirler ve ilişkiler sağlar. Bugün, üretimle ortak payda arasındaki ikili ilişki -yani ortak paydanın hem üretiliyor hem üretiyor olması- her tür toplumsal ve ekonomik faaliyeti anlamanın anahtarıdır.

“Alışkanlılar bir doğa yaratır ve bu doğa da yaşama zemin teşkil eder. Ancak alışkanlıklar sadece birey değil ileriye de dönüktür. Eğer alışkanlıklar geçmiş edimlerin ezbere tekrarı veya her gün gide gele yol ettiğimiz izlerin takibi olsaydı, sadece cansız bir yükten ibaret olurlardı. “Alışkanlıları alet kutusundaki alet edevat gibi, bilinçli bir kararla kullanılmayı bekleyen araçlar olarak görebiliriz.” Diye yazar John Dewey. “Ancak alışkanlıklar bunu da ötesine geçer. Alışkanlıklar, kendilerini baskın ve enerjik davranış biçimleri olarak dayatan aktif araçlardır.” Alışkanlıklar canlı pratiktir, yaratının ve yeniliğin odağıdır. Alışkanlıklar bireysel açıdan bakarsak, elimizdeki değişim gücü küçük gözükebilir, ama yukarıda söylediğimiz gibi alışkanlıkların oluşumu ya da sergilenmesi bireysel olarak gerçekleşmez. Toplumsal bakış açısından, özellikle de toplumsal iletişim ve işbirliği bakış açısındansa, ortak bir şekilde yenilik yapma gücümüzün müthiş olduğu görülür. Pragmatistler alışkanlık mefhumundan bir çokluk kavramı belirmeye başladı bile.

“Tekillikler, ortak payda temelinde toplumsal olarak etkileşir, ayrıca bunların toplumsal iletişime de dönüp tekrar ortak paydayı üretir. Çokluk, bu tekillik ve ortaklık dinamiğinden doğan öznelliktir.

“Ortak paydanın üretimini temel alan çokluk mefhumu bazılarına, egemenliğin yeni öznesi, yani halk, işçi sınıfı veya ulus gibi eski modern toplumsal bedenlere bir örgütlü kimlik olarak görünüyor. Kimilerine göreyse, çokluk mefhumumuz tekilliklerden oluştuğu için anarşiye denk düşüyor. Ya egemenlik ya anarşi şeklindeki bu alternatifin belirlediği modern çerçevede hapis kaldığımız sürece, çokluk kavramı eksik kalır. Eski paradigmadan kurtulmalı ve egemen olmayan bir toplumsal örgütlenme biçimi bulmalıyız.
Küreselleşme meselelerinden doğan çeşitli protesto hareketlerinin performatif ve karnavalesk doğasını görmek zor değil. Bu gösteriler şiddetli kavgalara dönüştüğünde bile, dev kuklalarla, kostümlerle, danslarla, esprili şakalarla, sloganlarla vs. son derece teatral bir karaktere sahip. Başka bir deyişle protestolar aynı zamanda, protestocuların öfkesiyle karnavaldan aldıkları neşenin iç içe geçtiği bir sokak festivali. Ancak protestoları karnavalesk kılan şey, bunların atmosferi kadar örgütlenmesi de. Hareket halindeki çokluk, yeni öznellikler yeni diller yaratan bir anlatı gibidir. Ortak olanın üretimi için bir araya gelen tekilliklerin özgürlüğüne dayalı bir örgütlenme teorisi. Yaşasın hareket! Yaşasın karnaval! Yaşasın ortak payda!

“Kamuoyu [public opinion], birçok açıdan, günümüz toplumlarındaki temel temsil biçimi haline geldi. 2003 Şubat’ında, dünyanın dört bir yanındaki büyük şehirlerde milyonlarca insanın sokağa dökülüp ABD’nin Irak’taki savaşını kitlesel biçimde protesto ettiği hafta sonundan sonraki pazartesi günü, New York Times bir baş sayfa haberinde dünyada artık iki süper güç olduğunu ilan etti: Amerika Birleşik Devletleri ve küresel kamuoyu.
“Kamu” [public] ve “kanaat” [opinion] kavramları antik çağlara kadar gitse de, kamuoyu asıl olarak XVIII. Yüzyılda icat edilmiştir ve demokratik temsilin “yeni bilim”iyle aynı dönemde doğması hiç de tesadüf değildir. Kamuoyu halkın sesi olarak anlaşılıyordu, dolayısıyla antik demokraside meclisin oynadığı rolün aynısı modern demokraside oynadığı düşünülüyordu:
Yani insanların kamusal meselelerle ilgili fikirlerini ifade etme mekanizmasıydı. Kamuoyunun, seçim sistemleri gibi temsili kurumlar kanalıyla işlediği ama bu kurumların çok ötesine geçtiği düşünülüyordu; kamuoyunun hep halkın iradesini barındırdığı tahayyül ediliyordu. Dolayısıyla kamuoyu başından beri demokratik temsil mefhumuyla ilişkiliydi: hem temsili tamamlayan bir araç olarak hem de demokratik temsilin sınırlılığını telafi eden bir ilave olarak.

“Paradoksal bir biçimde, ortak payda biyopolitik sürecin hem başında hem sonunda yer alır: Ortak payda, hem nihai üründür hem de üretimin başlangıç koşuludur. Ortak payda hem doğal hem sunidir; bizim birinci, ikinci, üçüncü ve n’inci doğamızdır o. Öyleyse, kökü ortak payda olmayan tekillik yoktur; ortak bir bağlantıdan beslenip yola çıkmayan iletişim yoktur; ortaklığa dayalı bir işbirliğinden kaynaklanmayan üretim yoktur.

Bugün insanlar aşkın nasıl siyasal bir kavram olduğunu anlayamıyor, oysa çokluğun kurucu gücünü anlayabilmek için asıl ihtiyacımız olan şey bir aşk kavramı. Modern aşk kavramı neredeyse tamamen burjuva çifte ve çekirdek ailenin klostrofobik kutusuna kapatılmıştır. Aşk tamamen özel bir olgu haline gelmiştir. Daha cömert ve sınırsız bir aşk kavramına ihtiyacımız var. Premodern geleneklerdeki kamusal ve siyasal aşk kavramını geri getirmeliyiz. Örneğin Hıristiyanlık da Musevilik de aşkı, çokluğu inşa eden siyasal bir eylem olarak kavrar. Aşkın buradaki anlamı, geniş ilişkilenmelerimizin ve sürekli ortaklaşmamızın bize getirdiği mutluluktur. Aslında Hıristiyanlıktaki veya Musevilikteki Tanrı aşkı özünde metafizik bir aşk değildir: Çokluğun ortak, somut, siyasal projesinde hem insanlığın Tanrıya aşkı hem de Tanrının insanlığa aşkı cisimleşir ve ifadesine kavuşur. Aşkın bu somut ve siyasal anlamını, ölüm kadar güçlü bir aşk fikrini bugün yeniden canlandırmalıyız. Bu, eşinizi, annenizi veya çocuğunuzu sevemeyeceğiniz anlamına gelmez. Sadece sevginin o noktada sona ermediği, yani aşkın ortak siyasal projelerimizin ve yeni bir toplumun inşasının temeli olduğu anlamına gelir. Aşk olmadan biz bir hiçiz.

“Ancak mutlaka belirmeliyiz ki, çokluğun ortak paydaya dayanan yeni bilimi asla çokluğun türdeşleşmesini ya da farkların bastırılmasını içermez. Çokluk, tek bir kimlikte eritilemeyecek radikal farklardan ve tekilliklerden menkuldür. Örneğin toplumsal cinsiyet farkının radikalliğinin, toplumsal yaşamın biyopolitik örgütlenmesine, yani çokluğun yeniden yarattığı yaşama dahil edilmesi için, ilk önce, toplumsal cinsiyeti bir hiyerarşi kriterine çeviren her tür emek, duygulanım ve iktidar disiplini imha edilmelidir. “Dünyaya dahil olabilmem için ,” diyor Clarice Lispector, “bütün dünya dönüşüm geçirmeli.” Ancak o zaman toplumsal cinsiyet farkları yaratıcı bir tekil güç olabilir ve ancak o zaman, bu tür farklar zemininde, çokluk mümkün olabilir. Fakat dünyanın böylesi bir radikal dönüşüm geçirmesi ve tekilliklerin kendilerini özgürce ifade edebilmesi ulaşılmaz bir ütopya değildir, bunun kökleri somut toplumsal gerçekliğimizde mevcuttur. XVIII. Yüzyılın ABD’li devrimcileri “yeni nesil tamamen cumhuriyetçi” derdi. Biz de aynı şekilde “yeni nesil tamamen çokluk” diyebiliriz. Çokluğun çoğulluğu sadece farklı olmayı değil farklı hale gelmeyi de içerir. Olduğundan farklı hale gel! Ancak tekillikler ortak hareket eder ve yeni bir nesil oluşturur, yani çokluğun ürettiği, siyasal eşgüdüme sahip bir öznellik olur. Çokluğun aldığı karar, aslında yani bir nesil yaratma, daha doğrusu yeni bir insanlık yaratma kararıdır. Eğer aşkı siyasal bir zeminde kavrarsak, yeni insanlığın yaratılmasını da nihai aşk eylemi olarak görmemiz gerekir.

“Ancak en azından XX. Yüzyılın ortalarından beri medyanın-gazeteler, radyo, televizyon, internet vs. – inanılmaz genişlemesiyle birlikte kamuoyu dönüşüm geçirmiştir. Enformasyonun hızı, baş döndürücü sembol yağmuru, imajların durmak bilmez dolaşımı ve anlamların uçuculuğu sonucunda, kamuoyu mefhumu gerek çoğul bireysel ifadeler anlamında gerekse birleşik rasyonel bir ses anlamında zayıflıyor gibi.
Çokluğun toplumsal yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin koşulları, en genel ve soyut boyutundan en somut ve incelikli boyutuna dek, bedenlerin sürekli ilişkilenmesi, iletişimi ve kümelenmesiyle gelişir. Paradoksal bir biçimde, ortak payda biyopolitik sürecin hem başında hem sonunda yer alır: Ortak payda, hem nihai üründür hem de üretimin başlangıç koşuludur. Ortak payda hem doğal hem sunidir; bizim birinci, ikinci, üçüncü ve n’inci doğamızdır o. Öyleyse, kökü ortak payda olmayan tekillik yoktur; ortak bir bağlantıdan beslenip yola çıkmayan iletişim yoktur; ortaklığa dayalı bir işbirliğinden kaynaklanmayan üretim yoktur.

2016 © Copyright - cavitmeclisi.com by Cavit Meclisi

Acil Danışma Hattı        0(533) 659 8669

ACİL DANIŞMA HATTI
0(533) 659 8669